10 Oca 2026

C

 

Bunu sana yazıyorum, ama vermiyorum. Bu durumun acıklı halini açıklamak için, toplumsal yargı diyorsun, emek diyorsun, seçimlerin sonuçları diyorsun.  Sonra yan yana denk gelir de oturursak, ayaklarını ayaklarıma; dizini dizime denk getiriyorsun. Ben de dalgınım diye bilindiğimden, yanlışlıkla(!) hep senin sigarandan bir nefes alıyorum. Aynı zehri içimize çekiyoruz fakat yalnızca birimiz ölüyoruz.  Sınırlandırıcı toplum normlarına bireysel darbeler vuruyoruz böyle durumlarda.Düzen güçleri olaydan habersizken ortak bir suçu paylaşıyoruz.

Fakat aynı zaman diliminde farklı hızlarla hareket ettiğimizden bir türlü denk gelemiyoruz.

 

Denizin üstünde hayat yok, ama derinlere daldığımızda başka topraklara göç ediyoruz. Aradan belki 10 sene geçti ve ben hala, yalnızca, diplerde yüzüyorum biliyor muydun? Nereden bileceksin?  Islak saçını mı kuruluyorsun, yeni bir tat mı deniyorsun... Hala işe yaramayacaksa konuşmuyor musun... Bilemiyorum.

Delici bakışlarla, her gülümsediğinde dilinin ucunu üst ön dişlerinin keskin kısmıma bastırarak beni çileden çıkaran sen...senin için çok şey daha söylemek istiyor, engellere takılıyorum. 

Aklına yatmasa da, sırf söz verdin diye bir şeyi ölesiye koruma güdüsü hastalıklı mıdır? Kendini korumak ne demektir? Çok soru var aklımda, çok fazla  jestin var özlediğim. Lütfen ininden çıktığın bir gün beni ara, en azından bunu konuşacak kadar bir zamanda üşüyerek birbirimizi dinleyelim. 

(Not: Sözümü tutuyorum C.) 

2016/Mayıs


8 Oca 2026

Loading...

 


Yaşamaktan kaçmak tespit edebildiğim kadarıyla son yaygın durum. Ne gereği var başlığı altında, hayata dair olası olumsuz her deneyimden mahrum yaşamayı tercih ederek güvenli alanda engellere takılmadan gün eksiltmek kast ettiğim. Acı çekme olasılığına maruz kalmamak için ilişkiden kaçınmak, problem yaşarım diye tartışmamak, huzurum kaçar diyerek kemikleşen düşünceleri sorgulamamak, başıma bir iş gelebilir diye güvenli alanı terk etmemek vs... Huzursuzluktan, riskten, acıdan, hayal kırıklığından uzak durarak yaşamak(!) yaşamın yarısını elinin tersiyle iterek bildiklerimizi tekrarlamak. 

Kaybetmek korkusu diye bir şey tutturduk, her türlü deneyimi bir istatistikçi edasıyla garantiye yakın bir fayda getirmediği sürece iteliyoruz.Kusursuz bir özgüvenle, sınırlı aklımızın kalıp değerlerini, kişiye göre değişeceğini bilsek bile,  yeniden değerlendirmiyoruz.  Bu "istatistikçi edası" kilit. İnsanları  dinlerken duyduğum tüm değerlendirme ölçütleri matematiksel, istatistksel ya da bilimsel... Duyguları zarar görmesin diye, mutlu olsun diye istatistik verileriyle hareket eden bireyler yığını. Duygular? His? Matematik? Kar/zarar?... Bu argümaları duyduğumda kilitleniyorum ben. Yapay zeka hayranlığının temelinde de bunun emareleri gizli gibi. Kişisel ilişkisinde duygusal problem yaşayan, yapay zeka robotlarının bilgi taramasıyla çıkan en mantıklı çözümüyle rahatlıyor, enteresan.

Deneyimlemediğin ama merak da ettiğin şeyden kaçınmayı,  olumsuz olası etkisini karşındakine zarar verir endişediyle ertelemek dışında, mantıklı bir açıklama da bulamıyorum doğrusu.

 Sosyal medyada yakın zamanda gördüğüm ve çok kişi tarafından alkışlanan bir teori şunu anlatıyor: kişinin kendine olan sevgisini yüzdesel olarak belirliyor. Örneğin %35 seviyorsun KENDİNİ  diyor. Karşındaki SENİ bunun üzerinde severse ilgini çekermiş. %50 ise de 51 ve üzeri... Finalde de KENDİNİ %100 seviyorsan, karşındakinin SENİ 100 veya daha fazla sevmesi gerekir diyor. Video kişinin kendine olan sevgisi ve karşısındakinin onu sevmesinden bahsederken, kendisinin karşısındakine olan sevgisinden ya da oranından hiç bahsetmiyor, bu kısmı zaten yeteri kadar tuhaf ve modern zamanın hep alma odaklı insanını süper betimliyorken, finalde bahsettiği gibi bir durumun içindeki saçmalığı konu etmiyorum bile. Kim kendini tam anlamıyla sever ve kaldı ki kim seni senden daha fazla sever? Ve neden bu kadar matematiksel? 

Yanılmak, hayal kırıklığı, aldatılmış olmak, hiç sevilmediği fark etmek, zarar görmek, istediğini elde edememek istatiksel olarak elendiğinde yaşayacağımız hayatın sıfır riskli bir bok çukurunda aynı fikirler, şarkılar ve duvarlar olduğunu anlamak için daha ne olması gerekiyor? 

Hayatın anlamı ile ilgili derin sorgulamalar içinde iç sıkıntısı ile yaşayan ve hayattan keyif almadığını söyleyenlere kendimce bir tavsiyede bulunabilirim: Biraz göt olmaya ne dersiniz? Biraz yanılsanız, kendinizi bu kadar sevmeseniz mesela...

Bana tersini deneyimlediğimde yaşadığımı daha iyi hissedeceğimi iddia eden varsa ben de göt olmaya hazırım. Mutlu olmak ya da beladan uzak durmayı kast etmiyorum, bunu belirteyim. Garanti yaşam ile yaşamak arasında büyük fark var.

17 Ara 2025

Telaş çağında treni kaçıran biri

 



Eşyaların çoğu çöpe gitti.  Kavgalı olduklarımdan uzağım. Bazı şenlikli zamanlarda çenemin düşmesini saymazsak, başıma iş açacak diye susmayı öğrendiğimi söyleyebiliriz.

 Şimdi tek bir tarifi yok ya hislerin, anladıklarının...insan o yüzden yalnız hissediyor kendini bence. Düşünceleri tarif etmeyi evrensel ölçeğe indirgeyebilsek ya  da  bir şekilde anlamlı olan kısmı -mümkünse konuşmadan-transfer edebilsek karşımızdakine mesela... Beceriksizlik ve öznellik cehennemin dibine gitse...mesela sen neye göz yaşı döktüysen karşındakinin ona içi parçalansa,  yalnız üzülmen bile  mümkün olmadığı için mutlu  olmaz mıydın? 

"bana göre" kalıbı yok olsa kimin canını yakabilirsin bir düşün bunu Elenor. Nasıl cesaret edebilirsin sonunda paylaşmaktan kaçamayacağın nesnel bir kötülüğün, bir başkasının da yıkımına sebep olmasına?  

Hırs ağzımıza sıçtı, bu basit yalanı kendimize itiraf edebiliriz belki.  Sen bana hırsın sebebiyle olduğunu bildiğin halde, başka gerekçelere sığınarak açıklamaya çalıştığın bıçak darbelerinden bahsedersen, ben de sana  bazı sırlarımı ifşa edebilirim. Gün sonunda birbirini daha net gördüğü için,  masalsı olmaktan uzaklaşacak; ama yadsınamaz bir gerçekliğe bürünecek bu ilişki seni de heyecanlandırmaz mı?  Hemfikir miyiz?  

Burada tuhaf olan bir şeyler var ve  bunu sadece ikimiz değil; hepimiz biliyoruz.

Neyse boşver, sen  yoldasın şimdi.

Bir sonraki durak sessizliğin hüküm sürdüğü, bir önceki durakta inse miydim acaba detirtecek bir yer, şimdiden uyarayım da... Ben buraların yabancısıyım burası neresi diye sorma bana. Hatta artık her durak bir önceki durakta inse miydim dedirtecek bir durak oluyor sanki. İnanılmaz bir hızla ilerleyen, her durakta düşüncelerini toparlayamayacağın kadar kısa süre duran, herkesin,  neden bilmem, yer kapmak için birbirini ezdiği bir yolculuktan bahsediyoruz burada.  Bir sonraki durak diyorum bak dikkatini veriyor musun? En azından bir sonraki durağa dikkat et olur mu?

14 Şub 2025

Entropi

 

  Denizin üzerinde yansıyan ışıklar hakkında konuşabilecek kadar dingin bir ruh hali içinde olmaya çalışmaktan bahsediyordu. Gözlüklerinin aşağı kaymasından  huzursuz olmuyormuş gibi, her cümle arasında gülümseyip, burnunu çekip, parmağı ile gözlüğü yukarı taşıyordu. O konuşurken onu dinlemiyordum, dinleyemiyordum. Aklımda yer etmiş bir şarkının esiriydim. Müziğin boşluğuna denk gelen fikirlerinin ilginç olmasını ummaktan başka çarem yoktu. Sorularının, müziğin boşluğuna denk gelmesini ummaktan başka çıkışım yoktu. Onunla ne zaman konuşmaya çalışsam, arka planda harika müzikler duyduğumu ve bunun ne kadar muazzam bir şey olduğunu anlatabilmek isterdim. Ona ve başkalarına.

   Geçen yıl bu zamanlar, ateşten çıkan kıvılcımlar hakkında konuşuyorduk. O gün de pek takip edemiyordum mevzuyu.  Gözleri o gün kırmızıydı; şimdi parlak beyaz. Hayatla ilgili bir planım olup olmadığını soruyordu (bu soru neden yakamı bırakmıyordu?) İçimden sen diyordum. İçimi duymuyordu. Dile gelen planlarımı da beğenmiyordu. Dile gelmeyen planlarımı tehlikeli bulurdu diye ilk aklıma gelen alternatiflerden bahsediyordum. Kendi planları, uzun vadeli ve devrim niteliğinde idi. Büyük hedeflerdi. Her planında radikal bir atılım hedefliyordu. Onlardan bahsederken heyecanlanıyor, gözlerini gözlerime dikip yüksek tonla anlıyor musun diyordu. Bu hedefleri çok kişiden duyduğum için bana radikal gelmiyordu. Anlamıyorum desem başıma bir iş gelecek gibiydi, o nedenle anlıyorum diyordum dışımdan. İçimden seni tanımadan önce de anlıyordum diyordum.

   Konuşmalar bu yöne yöneldiğinde(uzun vadeli, hayat değiştiren planlar, müthiş atılımlar, misyonlar...) arka plandaki müziğin sesi azalıyordu. Bu üzücüydü. Herkes için çok üzücü, anlatabiliyor muyum? (Ben bazen anlamıyorum.) Çünkü dile getirmediğimiz sessiz zamanlarımızdaki yaydığımız kokuların böyle modern hedefleri yoktu. Aptal bir sırıtışı takip eden dokunma arzusu,  mutluluk ve engellenemez haz, onunlayken (sadece onunla) dondurma yeme isteğim vardı yalnızca ve tüm bunlar için aklı başında bir insan cinayet dahi işleyebilirdi bana sorarsanız. Ama işte sessizliği bozan anlık gelişmeler, dış etkenler, gereksiz konuşmalar ve önlemlerle beraber paket halinde geliyordu. 

   Ve 4 gün sonra bir akşam yürüyüşü sırasında geldi de(hep gelir).

 

   Sanırım her incinen, o konuda incinmekten ödü kopan, bazen kabuğunu göstermek ister. Bunu çoğumuz gibi ters mantıkla yapar, tekrar başına gelmesinden ödünün koptuğu, başa çıkamayacağını bildiği meseleyi en güçlü tepkiyi vereceği ve gözü kara davranacağı konuymuş gibi lanse etmeye çalışır. 

  Bir konu dikkatimizi çekecek kadar tekrar edilerek bize sürekli vurgulanıyor ise bir insan tarafından, Kişi, dilinden düşürmediği ve kendisini tanıyanların onu tanımlarken altını çizeceği bu ilk konunun ya mağduru, ya öznesidir.

   Kendi zayıflıklarımı yıllarca en güçlü olduğum yanlarmış gibi göstermeye çalıştığım, bunu fark ettiğim, çok kişinin aynı savuma mekanizmasına sarıldığını anladığım  zamanlardan beri şaşırmadığım bu durumun, biriyle mutluyken, sessizken, beraberken ve rekabet halinde değilken,  bende yarattığı eşsiz hisleri baltalamasından muzdariptim anlayacağınız.  Birbirimize bir kere (ama sadece bir kere), neyden incinmekten korktuğumuzu söylemeyi, karşı tarafın bunu anlamasını ummayı, sonsuza kadar çenemizi kapatabilmeyi dilerdim.

  O cin lambadan çıksaydı mesela. Bu dileği diler ve o cine kalan 2 hakkımı da alıp siktir olup gitmesini söylemek isterdim.  Net, şık ve ölümcül. 

Net, çünkü tek lazım gelen bu. 

Şık, çünkü ihtiyacımdan ötesini istemiyorum.

Ölümcül, çünkü ne istediğimi biliyorum.



8 Oca 2025

RÜYASINDA HERKESLE KAVGA EDEN ADAM



İlk gün, bunun ilk olduğunu fark edememiş elbette. Rüyasında terapisti kör olmuş, olur olmadık sorular sormuş. Bu onu sinirlendirmiş.  Etik demiş, ayıp demiş anlamamış terapisti. Rüyasında hiç anlaşılmadığı için sinirlenirmiş ilk gün. Birkaç can yakıcı ithamda bulunmuşlar karşılıklı. Seansın sonuna doğru ortam durulmuş. Terapist gözlüğü çıkarıp  adama takmış. Karşılıklı korkunç kahkahalar ve uyanış.


.............................


İkincide babası ziyarete gelmiş. Derbeder haline bakmadan oğluna giydirmiş uzun saatler. Adam olmak demİş, evin hali demiş, yalnızlık demiş, kılığına kıyafetine ; saçına sakalına küfretmiş.  Yıllar önce giden babasının aklında kalan adam olmamasından mütevellit kızamamış bile. Sağ eliyle şaşkın açık ağzını kapatmış, bu küçük bedenli adamı dinlemiş.  Kızmak için zamanı olmamış. Rüyasında bile sınırı aşacak kadar sinirlendiğindeki susma eylemi devam etmiş. Oysa insan rüyasında da olsa şaşırmak ister değil mi? Kalkıp babasının yanına oturmuş. Babası daha yüksek sesle bağırmamış, hayır, ses yükselmemiş, mesafe azalmış. Dolaptan bir vodka şişesini almış sakince yere bırakmış. Kırılmış. Babası küçümser gözlerle kendisine bakmış. Öfke böyle dindirilir işte sevgili babacığım demiş. Ağzından bir miktar kan boşalmış. 

Şu sahneyi bir düşün: Kafalar aşağı eğik ve gözler kenetlenmiş halde eski, neşeli bir türkü söylemektedir iki kişi. Uyanış.

........................   


Uyanıp gözlerini açtığında, nemli, yer yer ıslak plaj kumlarını görmüş.  Yığınla insan dolu plajda mı uyuyakaldım diye düşünmüş. Uzaktan bir kadın çığlığı duymuş. 10 senedir duyarım bu çığlığı, rüyada bile rahat yok demiş. Arkadaşı gülerek sırtına vurmuş. 12 yıl önce burda bitmişti arkadaşlığımız. Şimdi yine burası ve yine sen. Yine ben demiş arkadaşı. O zaman da rüya mıydı peki diye sormuş. Hayır demiş arkadaşı. Gözlerini kapatarak 12 yıl önceki arkadaşı ile kavga etmiş. Gözlerini açarak 12 yıl sonraki adama gülümsemiş. Uyanış

.....................    


20 Eyl 2024

Her şey bütün halde

 




Gece dolunay vardı. Sabah bahçedeki karıncalar bile bundan bahsediyordu, sen de biliyorsun. Görmedim,  duymadım deme bana.

Farklı pencerelerden aynı dolunayı izledik bir süre. Perdesini ilk çeken sen oldun. Gece karanlığı sabaha dönmemişti, evinin önünden sinsi bir köpek gibi geçerken ağaçlardan dinledim hikayeyi, bir sigara içme süresince anlattılar. Ağaçlar, özellikle karanlıkken, çok gevezedirler, her şeyi duydum. Ağaçları bilirim  deme bana.

Üzerinde pijaması ile, can havliyle koşan kadını gördüm sonraki gün. Henüz uyanmamıştın.  Herkes koşan bir kadın gördü; bir ben, ayak bileklerindeki kanı fark ettim. Bir ben.  Bak şimdi, kadın gözden kaybolmuştu ve senin gördüğün rüyadan erken uyanan bendim tamam mı? Sen burnun kaşınınca açtın gözlerini. Uyanıktım ve ben de gördüm deme bana.

Dolunay, karıncalar, sokak köpekleri, ağaçlar, pijama, kan ve bazı ölü hayvanlar. Tek tek biliyorsun. Bildiğini biliyorum. Hikayeyi biliyorum deme bana.


C

  Bunu sana yazıyorum, ama vermiyorum. Bu durumun acıklı halini açıklamak için, toplumsal yargı diyorsun, emek diyorsun, seçimlerin sonuçlar...